PEYGAMBERİMİZ VE GENÇ SAHABELER
Gençlik, yaratanın yaratılana bahşettiği en müthiş nimetlerden biri… İrade, zaman, güç, dayanıklılık gibi beşere lazım gelen pek çok hâlin en coşkulu, en duygulu haliyle insanda zuhur ettiği yaşam parçası. Gençlik öyle müthiş bir hayat parçası ki insanın öğrenme ve öğretmeyi, tecrübe etme ve tecrübelerini paylaşmayı, iyiyi ve kötüyü, siyahı beyazı bir arada yaşayabildiği mucizevi bir zaman dilimi… Tüm bunların ötesinde Anadolu kültüründen gelen deyişe göre insanın “kanının deli aktığı”, dolayısıyla en güç imtihanlara tabi tutulduğu; büyük hatalar yapmaya, büyük yanlışlara düşmeye en yatkın olduğu çağı ifade eder.
Hz. Ali’ye göre sağlıkla beraber elden gitmeden kıymeti bilinmeyecek iki şeyden biri, Shakespeare’e göre ömrü uzun olmayan kıymetli bir kumaş parçası…
Bize göre gençlik, toprağı verimli bir tarlaya benzer; eğer ekilir-biçilirse pek kıymetli ekinler, kaliteli yemişlere gebedir fakat kendi haline bırakılır da doğal sürecin devamı izlenecek olursa yaban otlar tarafından sarılması fazla gecikmeyecektir. Dolayısıyla İslam dininde gençlik yıllarına ve gençlere ayrı bir titizlikle yaklaşılmış, onların dertleriyle, yaşadıklarıyla ve gelişimleriyle yakından ilgilenilmiştir.
Yazının konusu Hz. Peygamber’in genç sahabeye yaklaşımı ve onlarla muhabbetinin detayları, onları eğitmede kullandığı yöntem olacaktır.
Peygamberimizin genç sahabeyle olan iletişimi fazlasıyla önemlidir zira öncelikle Enes’ten (r.a.) rivayet edilen hadise göre “peygamberimizin ashâbı içinde Hz. Ebu Bekir’den başka saçı veya sakalı beyaz olan hiç kimse yoktu.”[1] Dolayısıyla Efendimizin bu yola gençlerle çıktığını, öncelikle etrafına toplananların şuurlu gençler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Hz. Peygamberin gençlere yaklaşımında en çok dikkat çeken hususlardan bir tanesi onlara görev vermekten çekinmemesi, onların da kendilerini ümmetin bir parçası hissedebilmeleri adına onlara güvendiğini göstermesidir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) gençlerin kendilerinde ümmet şuurunu hissedebilmeleri ve topluluğun bir parçası oldukları farkındalığını gösterebilmeleri adına pek çok önemli görevleri de barındıran geniş bir çerçeve içerisinde gençlere sorumluluk ve görevler vermiş, onların İslam’a ve Müslümanlara faydalı olmalarını sağlamıştır.
Bu yolla gençlerin azmini ve huşusunu artıran İslam Peygamberi, aynı zamanda onların açık zihinlerinden de faydalanmıştır.
Onların enerji ve coşkusunu hak yola kanalize ederken aynı zamanda onlara bir karakter, kişilik, bir özgüven kazandırarak gelecekte İslam’ın sancaktarlığını yapacakları bilincini genç -hatta kimisi için çocuk- yaşta onlara sağlamıştır.
Peygamberin verdiği görevlerden bahsedileceğinde öncelikle vahiy kâtipliği meselesinden konuşmak gerekir. İslam peygamberi süreç içerisinde hem Mekke’de hem de Medine’de kendisine vahyedilen ayetleri okuma yazma bilen sahabeye yazdırmış ve bu görevi üstlenen sahabeye de tarihte “vahiy katipleri” ismi verilmiştir. Vahiy katiplerinin sayısı kırka kadar ulaşmıştır. Kâtiplik görevini üstlenen sahabenin yarısından fazlası henüz otuz beş yaşına gelmemiş gençlerden oluşurken bu görevi yerine getiren sahabeler içinde Zeyd b. Harise, Ali b. Ebu Talip gibi yine bizim deyişimizle “bıyığı henüz terlemiş” denebilecek yaşta gençler, kimisine göre çocuklar da vardı.
Vahiy katipliği kırk kişinin müşterek uyguladığı toplu bir görevdi. Bunun dışında İslam Peygamberinin gençlere yalnız üstlenecekleri sorumluluklar yüklediği de görülen bir şeydi. Bir sabah namazından sonra Peygamberimiz, ashabına dönerek “İçinizden kim Yemen’e vali olarak gitmek ister?” diye sordu.
Hz. Ebu Bekir, “Ben giderim.” diye cevap verdi. Peygamber bir kez daha sordu; bunun üzerine Hz. Ömer de gidebileceğini belirtti.
Peygamber efendimiz ashabına bir kez daha Yemen’e vali olarak kim gitmek ister diye sordu, üçüncü soruya henüz yirmi bir yaşında olan Muaz b. Cebel “Ben giderim ey Allah’ın resulü!” diye cevap verince Peygamber, bu görev senindir diye buyurdu. Henüz yirmi bir yaşında olan Muaz b. Cebel’e güvenerek onu Yemen’e zekât toplama, halka İslam’ı tebliğ edip Kur’an-ı Kerim öğretme maksadıyla Yemen’e göndererek peygamberimiz gençlere duyduğu güveni bir kez daha gösteriyordu.
Muaz b. Cebel, Yemen’de uzun müddet kalarak kendisine verilen vazifeyi layıkıyla yerine getirecek, öyle ki Peygamber’in vefatını dahi orada haber alacaktı.
Vazifesi bitip Medine’ye döndüğündeyse Hz. Ebu Bekir tarafından danışma kuruluna atanacak ve muteber bir sahabi olarak hayata gözlerini yumacaktı.[2]
Peygamber efendimiz (s.a.v.) ve ashab-ı kiram, gençliğe çok kıymetli bir hazine; gençlere de korunup kollanması, gözetilmesi gereken birer elmas parçası gibi muamele etmişlerdi. Gençliğin yalnızca fiziki güçlülüğü ve enerjik-coşkulu hâlleri sebebiyle değil, onların pırıl pırıl zekaları ve öğrenmeye aç ruhî koşullarını doğru yolda ve efektif bir biçimde kanalize etmek için mesailerini harcamışlardı. Peygamberin ve ashabın gençlere yaklaşımını en iyi şekilde gösteren olaylardan biri de Bi’r-i Maune vakasıdır.[3] Rivayete göre Peygamberin ashabından kurra olma özelliği gösteren çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu yetmiş kişi, namazlardan sonra geceleri mescitte durur ve birbirleriyle Kur’an dersi yapar, Kur’an’ı anlamak ve anlatmak üzerine hasbihallerde bulunurdu. Hicretin dördüncü yılında Amir b. Sa’saa kabilesi reisi Medine’ye gelip Müslüman olmuş, Peygamber efendimizden kendisiyle birlikte kabilesine bir heyet göndererek orada İslam’ın anlatılmasını sağlamak istemişti. Peygamberimiz dört yıl önce gerçekleşen elim Rec’i olayı nedeniyle bu teklife temkinli yaklaşmışsa da kabile reisi Ebu Bera’dan eman alınınca sayısı kırk ile yetmiş arasında değiştiği söylenen bir heyeti o kabilelere tebliğ yapmak üzere görevlendirmişti. Fakat müşrikler yine bir oyun yaparak Bi’r-i Maune denilen kuyu civarında gönderilen o heyeti bir kişi hariç şehit etmişti. Peygamberimiz bu olaya öyle üzüldü ki sabah namazından sonra oradaki kabilelere beddua etti ve bir ay boyunca vakit namazlarından sonra bu bedduaları tekrarladı. Peygamberin gençler özelinde barış içinde ve tüm ahlak kurallarına uyarak yalnızca davet maksadıyla giden tüm sahabeye verdiği değer bu olayda açık bir şekilde görülmektedir.
Peygamberin gençleri eğitmede kullandığı yöntem de herkese olduğu gibi fazlasıyla şefkat, anlayış ve belki bugün İslam âlemi özelinde bütün ideolojiler ve görüşlerden insanların eksikliğini en çok gösterdiği “hoşgörü” olgusunu içerir nitelikteydi. Gençler Peygamberimize istediklerini istedikleri gibi sormaktan çekinmez, saygı sınırını aşmadan her türlü sualle onu meşgul etmekten çekinmezlerdi. Bir rivayete göre bir gün genç sahabeden biri gelip Peygamberimize “Ya Resulallah, benim zina etmeme izin ver!” diye bir talepte dahi bulunmuştu. Orada bulunan ashaptan diğer gençler o gencin üzerine yürüyüp onu susturmaya çalışmışsa da Allah Resulü onları engellemiş ve genci yanına çağırarak ayıplamadan onu dinlemiş ve “Bu zina fiilinin annene yapılmasını ister misin?” diye sormuştu. Genç hayır cevabını verince Peygamberimiz “Başka insanlar da bunu anneleri için istemezler.” diye buyurdu. Sonra aynı gence bu fiilin sırasıyla kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi için yapılmasını isteyip istemediğini sordu; tümüne olumsuz cevap alınca da diğer insanlar da buna razı gelmezler dedi ve gencin başını okşayıp ona “Yâ Rabbi bu gencin günahlarını affet, kalbini pak et, iffetini muhafaza et.” diye dua etti.[4]
Peygamberin gençleri eğitirken onlara en çok vurguladığı konulardan biri de evlilikti. Gençleri bir an evvel evlenmeleri yönünde teşvik eden Nebi, bu yolla belki de onların sorumluluk sahibi olmalarını ve aile kurmalarını sağlarken aynı zamanda onları zinadan da uzak tutmak istiyordu. Bir gün bir yerde toplanmış muhabbet eden gençlere bizzat yaklaşan Resulallah onlara “Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan alıkoyar; iffet ve namusu muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruç tutsun. Çünkü (oruç), cinsel arzuyu azaltır.”[5] buyurmuştu.
Peygamberin eğitimine bu kadar titiz ve anlayışlı yaklaştığı gençler eğer hak yolda olur ve mücadeleyi sürdürürlerse onlara en yüksek mertebeler vaat ediliyordu. Bir başka hadisi şerife göre Allah Resulü “Allah’a ibadet içinde yetişen gençler”i kıyamet gününde Allah’ın kendi arşının gölgesinde dinlendireceği yedi sınıf insandan biri olarak gösteriyordu.[6]
Hz. Muhammed’in gençlere verdiği değer ve onlara yüklediği sorumluluğu en iyi gösteren vakalardan biri de Bedir Savaşı’dır. Cihat için İslam ordusu hazırlanırken bir grup ortaokul çağındaki çocuk yaştaki sahabe de orduyla birlikte savaşa katılmak istemişlerdi. Efendimiz çocuk ve hanım sahabeden gelen orduya katılma talebini reddetmiş, onlar da boynu bükük bir şekilde üzüntüyle evlerine dönmüşlerdir. Bunlar yaşanırken aynı Bedir Savaşı’nda İslam ordusunun sancaktarlığını ise Hz. Ali, Mus’ab b. Umeyr gibi savaşa katılmak isteyen çocuk yaştaki sahabeden birkaç yaş büyük abileri yapıyordu. [7]
Peygamberin tüm bu tedrisatından geçen ve O’nun kendilerine bahşettiği görevleri layıkıyla yerine getiren gençlerde bu tedrisatın ve titiz yaklaşımın en iyi şekilde tezahür ettiği olay Peygamberimizin amcası Ebu Talib’in oğlu Cafer b. Ebu Talib’in, Habeşistan kralı Necaşi’ye elçi olarak gitmesi ve ona hitaben yaptığı konuşmadır:
“Ey Kral! Biz putlara tapan, ölü eti yiyen, her türlü fuhşiyatı yapan, akraba ilişkilerini koparan, komşuya kötü davranan cahili bir toplum idik. Bizden güçlü olan zayıf olanı ezerdi. İşte Allah bize içimizden nesebini, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir Resul gönderinceye kadar bu hâldeydik. Oysa gönderilen bu Resul, bizi, Allah’ı birlemeye, O’na kulluk etmeye, O’ndan gayrı babalarımızın taptığı taş ve putları terk etmeye çağırdı. Bize doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, akrabalarla ilişkileri devam ettirmeyi, iyi komşuluğu, haramlardan ve kan dökmekten el çekmeyi emretti ve bizi fuhşiyattan, yalan sözle şahitlikten, yetim malı yemekten, iffetli hanımlara iftira etmekten men etti. Bize yalnızca bir Allah’a kulluk etmemizi ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmamayı emretti, namazı, zekâtı ve orucu emretti.” Daha başka İslam’ın emirlerini saydıktan sonra devamla “Biz de onu derhal tasdik ettik, O’na inandık ve Allah’tan getirdiğine uyduk. Yalnızca Allah’a kulluk ettik ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. O’nun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını da helal kıldık…” dedi.[8]
Hz. Cafer, bu konuşmasıyla Hz. Muhammed’in getirdiği temelleri özüyle ortaya koymuş ve onu o dönemin en büyük toplumsal statüsü olan krallık nişanını taşıyan Necaşi’ye karşı sesi titremeden, cesurca ve müthiş bir özgüvenle ortaya koymuştur.
Tüm bu hikâyeler, kişiler ve olaylar bizlere göstermelidir ki bugünlerde “Çocuktur anlamaz!”, “O daha küçük, o mecliste konuşması uygun olmaz.” tarzı sıklıkla söylenen bu söylemler yanlıştır, yanlışa götürmektedir.
Gençlerin tedrisatı ancak ve ancak onlara sorumluluk vermekle, onlara güvenmek ve onların ortaya bir şeyler koymasını sağlamakla mümkün olacaktır. Ne yazık ki toplumumuzda ve 21. yüzyıl Müslümanlığında sıklıkla düşülen yanılgı pek çok karar alma durumunda gençlerin ya hiç dinlenmemesi ya da laf olsun diye konuşturulup fikirleri önemsenmeden “ihtiyar heyeti”nin bildiğini okumasıdır.
Oysa ahlakını yediden yetmişe herkesin örnek alması gereken Hz. Muhammed’in felsefesi, genç yaşlı ayırmadan her işi ehline vermek, insanları bir yola çağırırken onların da bu çağrı sürecinin parçası olduğunu onlara hissettirmektir.
